only trust your heart

Stacey Kent

Güzel ne güzel olmuşsun

FİKRET KIZILOK

Albüm: Zaman Zaman

(1983)

○○●°

Güzel ne güzel olmuşsun
Görülmeyi görülmeyi
Siyah zülfün halkalanmış
Örülmeyi örülmeyi

Bahçende gülün güllenmiş
Şeyda bülbülün dillenmiş
Koynunda memen kirlenmiş
Emilmeyi emilmeyi

Mendili yudum arıttım
Gülün dalında kuruttum
Adın ne idi unuttum
Sorulmayı sorulmayı

Seğirttim ardından yettim
Eğildim yüzünden öptüm
Adın bilirdim unuttum
Çağırmayı çağırmayı

Benim yarim bana küsmüş
Zülfünü gerdana dökmüş
Muhabbeti benden kesmiş
Sevilmeyi sevilmeyi

Çağır Karac’oğlan çağır
Taş düştüğü yerde ağır
Yiğit sevdiğinden soğur
Sarılmayı sarılmayı

KARACAOĞLAN

(Ali Püsküllüoğlu, “Türk Halk Şiiri Antolojisi”, Bilgi Yayınları: 224, Antoloji Dizisi: 2, Bilgi Yayınevi, Birinci Basım, Haziran – 1975, s.292-293.) *

°●•

Fikret Kızılok’un bu eserinde sözlerin kendisine ait olmadığını tahmin ediyordum ancak Karacaoğlan’a ait olduğunu bilmiyordum. Şiirin tamamını ararken baktım ki bazı sitelerde şiirdeki bazı kısımlara sansür uygulayarak yer verilmiş esere. Meme ve emme sözcüklerinden dolayı sanırım. Şiirin aslına ilişkin doğruya yakın bir bilgi sanırım bu yukarıda linkini verdiğim sitede var.

Şimdi düşünüyorum da, bizim lise dönemimiz, bilgisayar, internet ve cep telefonu olmadan yaşanan son dönemdi. Biz üniversiteye başladığımızda, bilgisayar yavaş yavaş popüler bir cihaz olarak evlere girmeye başlıyordu. O sebepten lise yıllarımda, halk müziği ve halk şiiri de dahil Türk halk kültürü ve edebiyatıyla ilgili pek çok eserle çevrili olduğumu hatırlıyorum. Bağlama çalan bir hocamızı dinlediğimiz bir günü hatırlıyorum; şiir okuma yarışmasına katıldığımı ve Orhan Veli’nin ciğercinin kedisi – sokak kedisi şiirlerini okuduğumu hatırlıyorum; Aşık Veysel’in kendi sesinden türkülerinin ve konuşmalarının yer aldığı bir kasedi satın aldığımı dahi hatırlıyorum. Derslerde failatün failün’ler vardı ama Türk halk kültürü de vardı. Hatta o lise dönemimde, Manilerimiz diye bir kitap satın aldığımı hatırlıyorum, mahallemizdeki eski kitapçıdan.

Geçtiğimiz ilkbaharda bir gün otobüste benim üniversitemden bir Edebiyat Bölümü öğrencisi ile konuşma fırsatım oldu yol boyunca. Müfredattan bahsettik biraz. Haliyle Osmanlıca ve diğer failatün’lerden konuştuk. Halk kültürü ile ilgili derslerin de olduğunu ancak Osmanlıca’nın ve elit kültüre ait edebiyatın, sanatın ön plana çıktığını söyledi. Tüm bunlara çok uzın zaman ayrılmasına rağmen modern Türk edebiyatına çok çok az geçildiğini, son 50 senenin ise birkaç örnek dışında pek de detaylı irdelenmediğini söyledi.

Bu, hadi, bilindik birşey. Türk Edebiyatı deyince çok uzun yıllara dayanan bir külliyat olmasından mütevellit anlayışla karşılanabilir ancak bölümde, temel bilgilerin verildiği ilk 2 sene sonrasında öğrencilere şu seçenek de sunulabilir bence: Bundan sonraki 3. senenizin ilk dönemi çok hızlı bir şekilde 1950’lere kadar ilerleyeceksiniz ve son 3 döneminizde de, sadece modern Türk edebiyatıyla, hatta son dönem özellikle internet çağında Türk dili ve edebiyatı, basım yayın kuruluşları, edebiyatın diğer disiplinler ile içiçe geçmesi gibi konuları irdeleyeceksiniz denilebilirdi.

Edebiyat ve Sinema, Edebiyat ve Televizyon, Edebiyat, Güzel Sanatlar ve Zanaat – ki içinde Mimarlık’tan halı dokumacılığa, çiniciliğe çok geniş bir alan var -, Edebiyat ve Müzik, Edebiyat ve Performans Sanatları – halk oyunlarından müzikallere – gibi birbiri ile içiçe geçmiş disiplinlerin her biri için bir ders koymak, bu öğrencilerin hem bu farklı alanlarda uzmanlaşmış insanları okulda tanımalarına, hem de belki iş kolu olarak örneğin Halı Dokumacılığını seçerek yerel bir işkolunda kendini geliştirmelerine, meslek edinmelerine de yol açabilir.

Ancak tabii bu çok geniş bir bakış açısı ile verilebilecek bir edebiyat eğitimi ve bu bakış açısına sahip insan sayısı az. Edebiyat’ın sadece öğretmen olmak için öğrenilemeyeceği, hatta öğrenilmemesi gerektiği görüşümü tekrar ediyorum burada.

 

Дороги (yollar)

Мельница

Музыка: Н. О’Шей.
Слова: Н. О’Шей, О. Лишина.

Там за третьим перекрестком,
И оттуда строго к югу,
Всадник с золотою саблей
В травы густо сеет звезды.
Слышишь, гроздьями роняет небо
Из прорех зерно стальное,
Горные лихие тропы
Покрывая пеленою.

Дороги сплелись
В тугой клубок влюбленных змей,
И от дыхания вулканов в туманах немеет крыло…
Лукавый, смирись –
Мы все равно тебя сильней,
И у огней небесных стран
Сегодня будет тепло.

Там у третьего причала
Сизый парус, парус белый,
Делят небо от начала
До рассвета рваной раной,
Слышишь? Море омывает шрамы,
Посыпает крупной солью
Струпья цвета бычьей крови,
Словно память древней боли.

Дороги сплелись
В тугой клубок влюбленных змей,
И от дыхания вулканов в туманах немеет крыло…

Лукавый, смирись –
Мы все равно тебя сильней,
И у огней небесных стран
Сегодня будет тепло.

Там у третьего порога,
За широкою ступенью,
Верно шелковые камни,
Бьется надвое дорога, слышишь?
Правый путь ведет на пристань,
Путь окружный – в горы, к югу,
Но на свете нет дороги,
Чтобы нас вела друг к другу!

Дороги сплелись
В тугой клубок влюбленных змей,
И от дыхания вулканов в туманах немеет крыло…
Лукавый, смирись –
Мы все равно тебя сильней,
И у огней небесных стран
Сегодня будет тепло.

Тугой клубок влюбленных змей,
И от дыхания вулканов в туманах немеет крыло…
Лукавый, смирись –
Мы все равно тебя сильней,
И у огней небесных стран
Сегодня будет тепло.

Заметь меня

Аффинаж

Заметь меня в толпе
Найди меня на фото детском
Я – тот, кто не писал тебе
Записки на лекциях
Я помню тот апрель
Где вне толпы учащихся
Нёс твой розовый портфель
А теперь
А теперь
Ты снишься мне всё чаще…
Ты снишься мне…

Заметь меня в толпе
Найди меня в метро, где
Я каждый божий день
Езжу в голубой ветровке
В тебе вовсе не видна
Грусть. И пока несётся поезд
Знать бы, что ты не одна
Я, может быть, успокоюсь
Ты снишься мне всё чаще…
Ты снишься мне…

The Dinner With The Friends

Nuri Bilge Ceylan & Ebru Ceylan

A scene from “Climates”

Bu filmin özellikle bu sahnesi çok ilginç bir tesadüftür ki aklımdaki geçmiş yaz akşamına çok yaklaşıyor. Denizin dalga seslerinin duyulduğu ve serin havasının hissedildiği, bahçedeyiz. Evin bütün ışıkları kapalı neredeyse ve ayın, yıldızların ışıklarıyla aydınlanıyor yeryüzü, karanlığın etekleri çekiliyor kenarlara. Evin ön tarafındaki verandanın zayıf ışığı var ki o da çok az ulaşıyor bizim oturduğumuz yere. Tahta bir masa var önümüzde, üzerinde bir örtü ve boşalmış kahve fincanları, yemekten sonra yenmiş kavun – karpuzun boş tabakları. Tahta sandalyelerde oturuyoruz. Üzerlerinde minderler var. Kadınlar mutfakta bütün gün yemek hazırlama telaşıyla yorulmuş ayaklarını bir başka sandalyeye uzatmışlar ve kendi aralarında konuşuyorlar. Erkekler biraz daha uzak masadan, başka bir konudan bahsediyorlar. Çocuklar annelerinin yanında uyukluyorlar veya iki sandalyeyi birleştirip uyumuşlar bile çoktan, üzerlerine bir ceket örtülü. Bu loş ışıklı ortamdan ayrılıp evin içine gidiyorum, almak veya mutfağa koymak istediğim birşey var. Karanlık ürkütüyor beni biraz, hemen ışığı yakmak istiyorum. Ampulün sert ışığı tatlı yaz gecesini birdenbire soğuk bir güne çeviriyor. Sanki bu mutfak biraz önce dört kadının hamarat ellerinin yemek hazırladıkları canlı, eğlenceli, sıcak arı kovanı değil de sessiz ve bir fotoğraftan kesilmiş gibi, durağan. Ağır bir gribi yaşadığın ve evinde tek başına olup canın hiçbirşey yemek istemezken bir çorba dahi yapacak kimse de yoksa, o mutfak herhalde ancak böyle iki boyutlu birşeye dönüşebilir. Oradaki işini hemen bitirip geri dönersin geceye ama gece artık bıraktığın gibi aynı değildir. Masayı toplama vakti yaklaşmaktadır.

Bu sahnenin onlarca değişik versiyonunu yazabilirim sanırım.

Filmdeki sahne biraz bu versiyonlardan birinin yansıması gibi benim için. Mekan ve doğa açısından hissedebiliyorum bu sahneyi ama kadın ve erkek arasındaki iletişim açısından uzağına düşüyorum. Aşağıdaki entry bu sahneye daha yakın benden:

– spoiler –

film esas olarak kadın ve erkeğin bir ilişkiye bakış açısının ne kadar farklılık gösterdiğini anlatıyor. kadın ilişkiye kendini tümüyle verirken ve biteceğini anladığında yas tutarken adam nasıl en az hasarla bundan kurtulurum hesabı içindeydi. bu açıdan en çarpıcı diyaloglardan biri ayrılık konuşmasıydı. adam bir taraftan olayı kısa ve acısız halletmeye çalışırken diğer taraftan kendi suçuluk duygusunu hafifletebilmek adına kadını böylesinin ikisi için de daha iyi olduğuna ikna etmeye çabalıyor, dost kalırız teranesini tekrarlıyordu. kadın bu açıdan verilebilecek en güzel cevabı verip “dost kalmasak da olur, ben başımın çaresine bakabilirim” diyordu

isa bahar’da bulamadıklarını serap’ta buluyor, onun yanında cinsel arzularını kısıtlamadan ifade edebiliyor, ondan utanmıyordu. bu nedenle çok eleştirilen sevişme sahnesinin de bir anlamı olduğunu düşünüyorum. o adam büyük bir ihtimalle bahar’la o şekilde sevişemiyor, bahar yokken serap’la olmasını bu şekilde açıklıyor, belki bunu bir aldatma olarak bile görmüyordu. sadece bedensel ihtiyaçların karşılanmasıydı bu serap meselesi.

sonunda bahar’ın hayatına devam ettiğini fark ettiğinde erkeklik gururunu kırmak pahasına ülkenin diğer ucu da olsa peşinden gidiyor ve onu ne kadar değiştiğine ikna etmeye çalışıyordu. amaç tekrar onu elde edebileceğini kendine kanıtlayarak aslında ne kadar da unutulmaz bir erkek olduğunu göstermekti bence. bahar’ın neler hissettiğini zerre umursamadan, onun niye gözyaşı döktüğünü dahi anlamdan, elinde eski fotoğraflar ve sevimli bir hediye ile herşeyi halledebileceğini düşünmek de tipik bir duyarsız erkek davranışı olsa gerek. bu sırada bahar’ın isa’ya sorduğu soru da tipik kadın davranışının bir göstegesiydi. her kadın kendisi yokken başka bir kadına mı gidilmiş merek eder. bunu sormuyorsa da kendini tuttuğu içindir, merak etmediği için değil.

sahneler -her nuri bilge ceylan filmi gibi- üstünde tek tek düşünülmüş ve özenle seçilmişti. yönetmenin fotoğrafçılık mazisini işaret ediyodu her biri. isa’nın ağrı’da karı izlediği sahne fazlasıyla uzak’taki sahneyi hatırlatıyordu. bir de deniz kyısında yakın planda adamın uzak planda kadının sırtı dönük oturduğu ve denizden bir yelkenlinin geçtiği sahne vardı ki tadından yiyemedik, hafızalarımıza kaydettik ileride yemek üzere.

Ekşisözlük, yazar: empas kumpas, 2006.

Emmylou.

“A Love That Will Never Grow Old”

Bu yaz, bu bayram, Yunanistan’daki bir adada olmam gerekiyordu ama değilim. Bazı şeyleri, beni orada görmek isteyen insanların iyiliği için feda ettim. Eski bir hikayenin bugüne uzanan bir kolu bu. Biraz buruk içim. Ama yine de iyi birşey yaptığımı düşünüyorum. İleride onları yeniden göreceğimi umut ediyorum.

Annem tarafında iki aile var, onlar geliyor aklıma şimdi. Birinci aile, çocuklarını daha küçücükken Rodos’a ve başka Yunan adalarına götürmüşler. Çocuklarını zengin bir yaşam içerisinde büyütmüşler, istedikleri herşey anında satın alınmış. Ben ortaokuldayken evlerini ziyaret ettiğimde dahi, gayet güzel bir müstakil evde oturduklarını hatırlıyorum.

Diğer aile ise, İzmir’de evlerinde çalışmaya devam etmişler. Yunanistan’a hiç gitmemişler, gidememişler. (oysa ki oradaki memlekete gitmek ölünceye kadar hep bir ukte olmuş ne yazık ki.) Çocuklarına en iyi eğitimi vermeye çalışmışlar. Kendileri giymemiş, yememiş çocuklarına en iyisini, en güzelini almışlar, birer meslek kazanmaları, kendileri gibi zor koşullarda çalışmamaları için didinmişler. Ayrıca başka küçük kardeşlerine de kendileri evlerinde bakmışlar. Birinci aile ise tüm bunlardan azade, lüks yaşamına devam etmiş ve ikinci aile ile paylaşılabilecekken büyüklerinden kalan üç beş kazanıma el atmış, kısa sürede lüks yaşamla bunlar yenmiş bitirilmiş tabii.

Şimdi o birinci ailenin 3. kuşağı yani bütün torunlar yurt dışında yaşıyorlar. Ailenin çocuklarının gayet lüks arabalara bindiklerini gördüm, şehrin ileri gelenleri arasında adlarının yazıldığını da biliyorum. İlginç olan, bu birinci ailenin çocuklarından hiçbirisinin hayatının huzurlu olmayışı. Her biri ya mutsuz çocukluklar, ya kırık dökük evlilikler, ya da büyük sağlık sorunları ile debelendiler senelerce. Abuk sabuk insanlara bulaştılar, hayatlarını çamurun içine attılar adeta ve bir yol yön bulamadılar kendilerine.

Feda etmek deyince aklıma geliyor bu biraz, büyük kardeş, küçük kardeşin istekleri uğruna kendi yaşamından feda ediyor. Azar azar ama yine de sonunda memleketini hiç görmeme pahasına. Life is not fair.

podya. kesinlikle kişisel bir yazı.

belki bini aşkın yazı yazdım burada ancak hiç giyim kuşamdan bahsetmemişim yeni farkediyorum. kendi yaşamımdan pek çok şeyi bırakıyorum ardımda bu blogda, bu konudan hiç bahsetmeden gitmek olmaz herhalde. bir kadın olarak bu konuda yazma zamanı gelmiş sanırım. kendimle başbaşa kaldığım bir dönemdeyim. bazı şeyleri yazmak için tek uygun zaman şimdi olabilir.

giyinmek benim için hep bir ihtiyaç olarak kaldı. bir kadın olarak giyinmek, güzel bir kadın olduğunu düşünerek, bunu bilerek giyinmek ve dolayısıyla güzel bir kadın “olmak”, çok nadir yaptığım birşeydi.

işime yarayacak ve beni rahatsız etmeyecek (kaşındırmayacak, üşütmeyecek, terletmeyecek vs.) giysileri hep minimum sayıda satın almışımdır. bu, ailemden gelen bir bakış açısı sanırım. ihtiyacın neyse onu al, kaliteli almaya çalış, uzun süre kullan. az ama öz.

ayakkabıyı rahat bir biçimde yürümeme yardım etsin diye alırım. sağı solu arkası önü vuracaksa, tahmin edebiliyorsam, almamışımdır. yazın ve kışın, yumuşak materyallerden ayakkabıları tercih ettim hep ki kullanım sürem kısacık olmasın, 1- 2 defa giyip vuruyor diye kenara atmayayım. yanıldığım oldu birkaç defa ama sadece o kadar.

az ve öz kuralını çok az eşyada yıktım sadece. çok sayıda aldığım mesela, çekmecemde belki 30 – 40 tane uzun kollu pamuklu üst (body) vardır. kazak giyemem çünkü, acayip derecede kaşındırır beni yün ve benzeri materyalin cildime değmesi. o sebepten hep kazağın içine pamuklu ve uzun kollu bir giysi giyerim.

bu yün vb. materyalin yarattığı hisse olan nefretim belki çocukken annemin bana bu tür yünlü giysileri banyodan hemen sonra giydirmiş olmasından ve sonra da sokağa çıkarmasından kaynaklıdır. dalar, batar bana onlar kış gününde, içimi ezer.

babaannemi ziyaretimizi hatırlıyorum soğuk bir kış gününde. 12-13 yaşlarındayım, beyaz kalın yünlü bir kilotlu çorap ve kırmızı yün etek giydiğimi hatırlıyorum. kömür sobasının yandığı bir aralık veya ocak ayı olabilir. üşüdüğümü hatırlıyorum o kadar yüne rağmen ve o yünün de daldığını. eve dönmek için dakikaları saydığımı hatırlıyorum.

çocukluktan gençliğe çok ama çok üşüdüğüm kışlar hatırlıyorum. lisede etek giyme zorunluluğuyla neredeyse tüm arkadaşlarım o eteği kıvırıp dizüstü kıvama getirirken, ben uzun bir etek giyip kilotlu çorabın dahi üzerine tayt giydiğimi hatırlıyorum, ayakkabılarımın içinde keçeler hatırlıyorum, kaloriferin yanına oturduğumu hatırlıyorum diğerlerinden fırsat bulup her ders ama yine de ısınamıyordum. şimdi artık bunun anemi olduğunu tahmin edebiliyorum. o zamanlarda neden doktora gidip bu konuda tıbbi yardım almamışım, çok tuhaf. “okul soğuk”, “ben hep çok üşürüm” deyip suçu giysilere bulmuşuz hep.

çocukluktan gelen bu yünlü giysilerle aramdaki savaş, kilotlu çorap ve dolayısıyla etek giyme konusunda da yaklaşık 20 sene süren bir nefreti de beraberinde getirmiştir. ölesiye nefret ettiğim tek şeydi ince kilotlu çorap giymek. şimdi ‘giy’ deseler yine hiç severek giyeceğim birşey olmaz ama; çok ama çok nadir de olsa kabul ediyorum böyle bir giysinin varlığını şimdi.

ilginç olan, son 1-2 senede, çok üzüldüğüm ve sıkıldığım bir dönemde, ılık geçen kış günlerinden birinde, birdenbire pamuklu çok kalın ve yumuşak kilotlu çoraplar ile birlikte kadife etek giymeye başlamamdı. canım o kadar sıkılıyordu ki, soğuğu hissetmek aklıma gelmiyordu bile. sonra bu alışkanlık, hoş bir varlık olarak yaşantıma girdi. belki yaşlanıyordum belki lisedeki arkadaşlarımın tuhaf güzellik anlayışları ve yargılamalarıyla ‘çarpık’ görebileceklerini düşünüp yıllar boyu hiç sevmediğim bacaklarımı sevmeye başlamıştım yeniden, bilmiyorum.

düşünüyorum da, insan kendi vücudunu kendisi sevmiyorsa, onu çok seven başka birisinin o vücudu sevmesi işe yaramıyor. sevmediğin, nefret ettiğin bir özelliğini silemiyorsun zihninden, belki bastırıyorsun sadece.

herneyse. nerede kalmıştık? sonuçta uzun yıllar pantolon giyen biri olmaya devam ettim. bazen tümüyle maskülen bir giyim tarzına kadar götürdüğüm olur işi abartıp. sanırım işyerine de kadınsı aksesuarlar, etek, elbise giymeden pantolon gömlek, mont, sırt çantası, spor ayakkabı bileşenleriyle gittiğim zamanlardan -tez yazdığım dönem miydi bu acaba?- kalma çok ilginç dedikodular bile geldi kulağıma, eşcinsel olduğuma dair. “erkek arkadaşın da yok, eşcinsel misin?” diye sormuştu işyerindeki bir kadın çalışan. ne bilsin ki herkes özel hayatını kamuya mal etmede başarılı olamıyor. kendim hakkında kulağıma gelen fantastik dedikodulardan biri. gülmüştüm, sinirlensem, bu kişinin yüzüne bakmayacağım ama yapılması gerekenin gülüp geçmek olduğu bir ortam ve bir insan ile karşı karşıya kalınca mecburen gülüp geçtim.

spor kıyafetlerin kaşındırmaması, üşütmemesi, terletmemesi gibi fonksiyonel sebeplerle onları tercih etmem beni daha kadınsı kıyafetlerden, çanta ve ayakkabılardan hep uzak tutmuştur. yüksek topuklu ayakkabıyı 1 defa lise mezuniyetimde giymiştim, topuklu ayakkabıyı seviyor olamama rağmen maalesef yaklaşık 10 senedir giyemiyorum.

“kadın çantaları küçük ve tek omuza asıldığı için sağlıksız gelir, sırt çantası daima candır” demek isterdim ama sanırım bu çanta kullanma davranışı hep gittiğim mekanla alakalı oldu. mesela bir arkadaşımla buluşacaksam nadiren sırt çantası kullanıyorum çünkü bir miktar kendim olabiliyorum. daha az eşya taşıyabileceğim daha yakın bir mesafedeki bir mekandan çıkıp o mekana gelebiliyorum. ama işyerine gidiş benim için güvende olduğum bir mekanı bırakıp yorularak bir başka mekana gitmek olduğundan, sırt çantası dışında başka bir kadın çantası taşımak içimden hiç gelmedi senelerce. o küçücük çantanın içini onlarca eşyayla doldurmak çantaya ayıp etmekti, omzuma ve sırtıma, belime ihanetti. yapmadım. spor ayakkabı da bu sebepten hep ayağımdaydı. keşke daha kasınsı giyinebilsem dediğim günler oluyordu ilk zamanlar ama vücudum reddetti, ağrılarla karşılık verdi her denememe.

sonuçta, evet giyim tarzım yaşam tarzımla alakalı ancak internet üzerinden bilinen markaların ucuz fiyatlara satıldığı sitelerden aldığım gayet klasik tarzda elbise ve etekleri de severek giydim. insan giysiye bakışını zamanla değiştirebiliyor, kendi vücudunu nasıl algıladığın da değişebiliyor. sanırım ben yaşı ilerledikçe vücuduyla barışan insanlardan biri oldum.

podya nedir peki? “τα πόδια” yunanca’da “ayaklar, bacaklar” demek. ancak biz çocukken anneannem “kucağıma gel” demezdi de “podyama gel” derdi. podya olarak çocuk gözlerimin gördüğü de, basmadan pamuklu yumuşak, çiçekli bir entarinin belden aşağıdaki kısmıydı, oturan bir kadının giydiği, benim için…