Sarı/Mavi.

Bu adamın gerçek olmadığını, bazen çok absürd bazen çok doğru bazen de gayet salakça yazılar yazan bir roman kahramanı olduğunu düşünüyorum.

Bir an’ı anlatma kabiliyeti bu kadar yüksek bir adamın başından tüm bunların geçebileceğine inanmıyorum galiba.

Ekşisözlük, 11 Haziran 2020.

Dışarıdan baksan boş bir adam dersin belki,
ama ben erkek olsam kesinlikle ondan daha iyi yazamazdım bu yazıyı her halde.

Χάρις Αλεξίου – Μια Πίστα Από Φώσφορο

..
..
..

tuz fenerinin az ötesindeyim, mevsimlerden böyle bir yaz ama çok daha mavi / çok daha sarı.

siyah alfa 159 park ediyor mezat kulübesinin hemen arkasına, görebiliyorum çünkü yüzüm denize değil, ona dönük.

içinden o çıkıyor, benim içimden ise sadece sıkıntı. ona doğru yürüyorum, o bana doğru yürümesin diye. nedense tüm iskele bana / bize bakıyor gibi geliyor, oysa herkesin gözü anca kendine yetiyor. yengeç’in orada karşı karşıya geliyoruz, “açım” diyor, ağzından çıkan tek kelime bu. benden o bile çıkmıyor, oturuyoruz henüz alaçatı sevdasına buralara üşümemiş istanbullu, ankaralı tayfasına yönelik kazıklama hamlesine başlamamış yengece.

tuhaf bişi oluyor ve bebe rakı söylüyor, “yeter” diyor, mevzu belli ki kısa sürecek, onu anlıyorum. sarı saçları rüzgarda öyle güzel uçuşuyor ki, kokusu iyot, balık ağı, makine yağı, balık, rakı, izmir akşamı kokularına karışıyor, öyle güzel ki?
bitirmeye kararlıyım, bitirmeye azimliyim ve bu öyle canımı yakıyor ki?
biliyor bunu, “gel konuşacağım” diye çağırmışım, “neden?” bile demeden 35 km yolu basıp gelmiş bir kadın bu, beni tanıyor, biliyor.
biliyorum.

“az rakı, çok yemek” diyor karnını doyururken, “hem geri döneceğim, güzelbahçe’de çevirme olur kesin”
bişi demiyorum, “söyle hadi, n’oldu?” diyor, hayatımda gördüğüm en mavi gözler en kızgın hali ile bana bakıyor, sonra bişi dememe gerek kalmadan “ne güzel bir adamsın sen?” diyor, gülümsüyor, gülümsüyoruz.

“dinle sarı” diyorum, lafı ağzıma tıkıyor, “vazgeçtim, bu sefer dinlemeyeceğim, sadece ben konuşacağım, sen dinleyeceksin” diyor. şaşırıyorum.

sonra başlıyor, anlatıyor, bir sürü fikir, his, küfür ve iltifat dolu cümleler urla iskele gecesine karışıyor, arada rakı söylemek istiyorum izin vermiyor, “ayık kal lan” diyor, “ayık kal da dinle!”

– arka planda bu şarkı çalıyor, götü liman izmir yazılı bir sürü tekne var köhne limanda, nerdeyse hepsini hiç bakmadan sıradan sayabilirim, harap haldeki batisin kahvesi’nin duvarlarındaki tüm çatlakları ezbere bilirim, tüm iskeleyi evimden daha iyi bilirim ama bu şarkının adı aklıma gelmiyor, o an hiçbişi aklıma gelmiyor, hatırlamıyorum? –

“sarı bu şarkının adı neydi?” diyorum.

ağlamaya başlıyor.
hiç ses çıkarmadan, yüzü en ufak bi değişikliğe uğramadan ağlamaya başlıyor.
sonra kalkıp gidiyor, tek kelime etmeden.
oturduğum yerden arabasına bindiğini görüyorum, farların yandığını, geri geri çıktığını, sonra da gittiğini.

saatler sonra körkütük sarhoş halime çeyrek kalmışken aklıma geliyor şarkının adı.

“mia pista apo, beni yak kendini yak, herşeyi yak” diyorum, küfürlerim eşlik ediyor sonra sözlere.

yakamıyorum.